top of page

Acımasız Armağan

  • Yazarın fotoğrafı: Ela ARSLANKAYA
    Ela ARSLANKAYA
  • 29 Oca
  • 3 dakikada okunur

…”Bir süre onun yokluğundan daha çok bıraktığı izlerle yaşadım. Gömleklerini giydim… Sanki her biri, tenime değen son hatırasını fısıldıyordu. Yazı masasının başına oturup onun kalemiyle kağıtlara bir şeyler karaladım… Mürekkebin her akışında, parmaklarının sıcaklığını aradım. Dokunduğu, gölgesinin değdiği her eşya ile özdeşlik kurarak ona yaklaşmaya çalıştım. En zor olan da gecelere katlanmaktı…

Sıcak bir şeyler içme alışkanlığı, köpeklerine uzattığı küçük şekerler, okuyup altını çizdiği kitaplar… Onun alışkanlıklarını ben sürdürdüm. Bunlar içimde açılan kocaman boşlukta düşmemek için kurduğum kırılgan dengelerdi çünkü içimdeki acıyı azaltıyordu…


Günler birbirine eklenirken yavaş yavaş onun maddi varlığının azaldığını fark ediyorum… Sesinin yankısı uzaktan gelir gibi… Ama garip olan şu ki; hiç olmadığı kadar onunla doluyum... Sanki kalbimin derinliklerinde kök salıyor, nefes aldığım her an büyüyor...

Ben artık ikimizin de geçmişiyim... Senin ve benim... Bana sevgiyi, kendimi kabullenmeyi, dünyaya daha yumuşak bakmayı öğreten sendin.

Nasıl sevileceğini hatırlamam gerek”…

(alıntıdır)

 

……

 

Şimdi gözlerinizi kapatın ve bir an düşünün…

Benzer bir acı yaşamamış olmasanız bile kurduğunuz empatiile içinizde büyük bir acı duygusu oluştuğunu hissettiniz mi?


Tam anlamıyla “yakarak” büyüten bir süreçtir yas süreci…Yaşı, zamanı, bekleneni, beklenmeyeni yoktur, herkesi bir gün acıtacağı gerçeği vardır.

İnsana verilen en acımasız armağandır çünkü hiçbir armağan önce insanın sahip olduklarını elinden almaz…


Yasın yaptığı tam olarak budur…

Geride kalanda büyük bir boşluk bırakır…

Sessiz bir oda, artık cevap verilemeyecek bir telefon, yerini kimsenin dolduramayacağı “üşüten” bir sıcaklık arayışı, ne kadar süreceğini asla kestiremeyeceğiniz, onun için yapabildiklerinizi, yapamadıklarınızı, yapabilecekken yapmadıklarınızı sorgulatan daha da kötüsü yargılatan anılarladolu bir karanlıkla yüzleşmek zorunda kalmak…


Her ne kadar psikoloji literatüründe “Yasın Beş Evresi”nden söz edilse de gerçekte yas, değişmesi bir ileri giderken iki geri gelinen, bazı sabahlar “iyileştim galiba” diye uyanırken, bazı gecelerde aynı yerden defalarca “kanatan” bir döngüdür ve bu döngünün içinde kaybın kendisinden daha ağır bir şey varsa o da;

“Onun bize bıraktığı dönüşüm”dür…


İşte bu dönüşüm, yasın bize sunduğu “acımasız bir armağan”dır.

Kesin bir tanımı olmamakla birlikte her insanda yarattığı tahribatın en sahici ifade olduğunu varsayarsak, yas, insanın önce kabuğunu kırar. Kırılan yerlerden sızan acı, çoğu zaman dayanılmaz görünür. Fakat tam da o sızma anlarında kişi kendine en çıplak, en savunmasız haliyle temas eder. Savunmalar azalır, duvarlar çatlar, bastırılmış duygular yüzeye çıkar. Bu nedenle yas, insanı kaybettiğiyle birlikte kendisiyle de yüzleşmeye zorlayan bir deneyime dönüşür.


Kimi zaman duyduğumuz bir müzik sesi, bir koku, bir fotoğraf, seyrettiğimiz bir film bile anıyı hunharca yüzümüze fırlatır. Yasın hatırlatma biçimi budur. Nazik değildir, zamana yaymaz, bir anda vurur.

Çünkü öğretmek istediği şeyin yumuşak bir versiyonu yoktur.

Ama işte tam da bu nedenle yas, insanı iki seçenekle yüzleştirir;


Ya yavaş yavaş yok oluruz ya da dönüşürüz.

Dönüşüm, kaybı bir nevi romantize etmek -ki burada kastettiğim şey aslında acıdan beslenme duygusu ya da yok saymak değildir (o başka bir yazının konusu olsun)- insanın acısıyla yeni bir anlam örüntüsü kurabilme kapasitesidir. Geride kalan, acının içinden geçerken daha önce sahip olduğunu bilmediği dayanıklılığı keşfeder. Dünyaya, ilişkilere, zamana daha derin bir mercekten bakar. Bir kaybın ardından bazı şeyler ağırlaşırken bazıları anlamını yitirir.

Bu süreçte fark ederiz ki bazı acılar, insanın ruhuna çöker. Yas bize, hayatın faniliğini öğreterek yaşamı daha dolu yaşama cesareti verir. Sevginin kırılganlığını göstererek daha gerçek bağlar kurma gücünü öğretir. İnsan olmanın çaresizliğini hatırlatarak daha büyük bir merhamet duygusu yaratır ve gidenin ardından içimizde doğan boşluk, bir süre sonra sessizce bir anlam alanına dönüşür.


Yas acımasızdır çünkü bizi zorla büyütür ama aynı zamanda bir armağandır çünkü bu büyüme başka hiçbir yolla mümkün değildir.

Yasın asıl gerçeği şudur;

Seni eksilten şey, bir noktada seni tamamlayan şeye dönüşür.

Çünkü kayıptan sonra kalan boşluk, artık senin yeni hikayendir.

Ve o hikayede, artık bambaşka bir sen vardır;


Acının içinden geçip kendini yeniden kuran, kaybettiğini unutmadan yaşamaya devam eden, eksildikçe derinleşen bir sen…

Yokluk, insanın kendini yeniden tanımlamak zorunda kaldığı bir eşiktir ve bu eşikten geçen herkes bilir ki yas, geride kalana verilen ağır ama dönüştürücü bir emanettir.


Belki de bu noktada şunu da söylemek gerekir;

Yas, insanın tek başına taşıması gereken bir yük olmak zorunda değildir. Güçlü olmak, bu süreci tek başına atlatmak zorunda olmak anlamına gelmez. Bazen en doğru adım, acının içinde yönünü kaybettiğini kabul etmek ve sürece bir başkasının eşlik etmesine izin vermektir. Bir uzmanla kurulan ilişki, elbette yasın geçmesini sağlamaz ama onunla daha az yıpranarak yürüyebilmenin yollarını açar.

Çünkü bazı acılar anlatıldıkça hafifler, bazı yükler paylaşıldıkça taşınabilir hale gelir. Destek almak yaşama tutunma biçimidir.


Elbette ben bu yazının sonuna, karşımda bir fotoğraf, kahvem ve gülümseten anılar eşliğinde kendi yasımın şarkısını bırakıyorum. Siz de bu satırlarda kendinizden bir parçabulduysanız eğer kendi yasınızın şarkısını açın ve kendi anma biçiminizle birkaç dakikalığına hasret giderin sevdiklerinizle…

Yokluklarıyla hayatımızda kalıcı bir iz bırakan, anılarıyla hala bizimle yaşayan tüm kayıplarımıza ve onların ardından yas tutmayı sürdüren geride kalanlara…

Yorumlar


SiRA_06.jpg

Astarte

 

MOON

BOOT

GIFT BY CUP INN

Creatlish

© 2026 by Creatlish

  • Instagram
bottom of page